25 Eylül 2014 Perşembe

BEKLE BİZİ GİTO - BÖLÜM IV

6. Gün


Dedaena pansiyondaki son kahvaltımızı yaparken, içimizde bu muhteşem yerden ayrılmanın verdiği bir burukluk vardı. Valizlerimizi ve sırt çantalarımızı aracımıza yükledikten sonra, seyahate başalamadan önceki parolamıza adı geçen yere doğru yola koyulduk. Bekle bizi Gito…



Yol üzerinde Osman'ın anneannesi ve dedesine ziyaret ettik. Dedesi de bizlere jest yapıp, yöresel şarkılardan söyledi. Sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi sımsıcak bir ortamda gerçekleştirdiğimiz sohbetimize son verip, yeniden yollara koyulduk. Yol üzerinde Macahel geçidinde durarak, bize 4 gündür ev sahipliği yapan Macahel vadisine ilk fırsatta yeniden görüşmek üzere veda ettik. 


Rize’ye vardıktan sonra Ardeşen’den Fırtına vadisinin başlangıcına doğru dönüp, fırtına deresinin kenarından yukarı doğru kıvrılmaya başladık. Yol boyunca sayısız rafting firması dikkatimizi çeken ilk şey oldu. Yolumuz üzerinde bulunan Çamlıhemşin’de kısa bir mola verip yöresel alışverişlerimizi yaptıktan sonra Şenyuva Köyü’nde (Cinciva) bulunan Sevdaluk Cafe'de öğlen yemeği için molamızı verdik. Bütün bir tur boyunca belki de yediğimiz en güzel muhlamayı yerken kendimizi kaybetmiştik. 


Yemek sonrası, kafenin balkonundan fırtına deresini seyredip, suyun sesine kendimizi bıraktık. Gito bizi bekliyordu, daha fazla vakit kaybetmeden tekrar yola koyulduk. Fırtına vadisinde hakim bir tepeye kurulmuş olan Zilkale’yi dolaştıktan sonra yaklaşık 2 saatlik araba yolculuğu sonrası Çayeli’ne bağlı köylerin geldiği Gito yaylasına ulaştık. 





Bahçesinde bulutlara doğru sallanabileceğiniz rengarenk bir salıncağı olan Koçira Pansiyon’u görünce gözlerimize inanamadık. Pansiyonun içi birbirinden güzel fotoğraflarla ve duvar süsleri ile süslenmiş olup, sımsıcak bir taş şömineye de sahipti. Odalarımıza yerleştikten sonra kendimizi salondaki sedirlerin üzerine atıp odayı incelemeye başladık. Sanki bir rüya aleminde gibiydik. 



Ama asıl rüya dışarıda idi. Bulutlar, sanki boğaza dökülen bir deniz gibi yavaş yavaş altımızda birikmeye başlamıştı. Çat Yaylası, Kaçkar zirvesi, Pokut Yaylası hepsi göz alabildiğine ufuk hizamızda. Osman’ın, bulutların tadını çıkartacağımız bir yere gitme önerisini Volkan, Esra, Murat ve Fiko kabul ederek yola koyuldular. Ben de arkalarından onlara katılacaktım ki, yaylada vadiye hakim bir tepeden tek başıma manzaranın tadını çıkarmaya karar verdim. Fotoğrafını çektiğim her bir anın, yaklaşık 1 dakika sonrasında, çok daha farklı güzelliklere sahip bir bulut denizi karşıma çıkıyordu. Kulağımda vadinin uğultusu, gözlerimde bulut şöleni, aklımda sevdiklerim… Ne kadar süre uzaklara dalıp, her şeyden uzaklaştığımı hatırlamıyorum.  




Pansiyonun terasındaki küçük masalarımızda akşam yemeği için yerlerimizi aldığımızda, hepimizi küçük bir sürpriz bekliyordu. Her birimizin tabağının kenarında kokusu hala burnumda olan çiçekler vardı. Güzel bir akşam yemeği sonrasında, bölgede çadır kampı kuran 4-5 kişilik bir grupta pansiyonu ziyarete geldi. Gecenin geç saatlerine kadar şarkılar söylendi, muhabbetler edildi ve gecenin tadı çıkartıldı.


7. Gün


Koçira Pansiyon’da güzel bir kahvaltı sonrasında birkaç saatlik araba yolculuğu ile Ambarlı Yaylasına ulaştık. Yaylacılar önce Gito’ya sonrasında da Ambarlı Yaylası’na çıkarlar, yayla sezonunun bitmesinden birkaç gün önce de Gito’ya geri inip, sonrasında köylerine doğru yola koyulurlarmış. 




Yaylanın içerisinde kısa bir yürüyüş yaparken, buradaki evlerin Artvin’deki yayla evlerinden daha farklı olduklarını gördük. Bu da, yörenin aslında kültürel olarak da ne kadar zengin olduğunun bir başka kanıtı olsa gerek.



Asıl amacımız olan ve yaklaşık 3000 metre yükseklikte bulunan buzul gölleri görmek için tekrar tırmanışa geçmeye başladık. Ortanın üstü zorluk seviyesindeki rotamızda yaklaşık 2.5 saat tırmandıktan sonra ilk olarak 2800 metrede bulunan ve üç göller diye adlandırılan (Kuzu, Taraklı, Sandıklı) göllerin yanından geçtik. Daha sonra 3000 metre yükseklikte bulunan Balıklı Göl’ün bir altındaki Mohorcok Gölü'nde molamızı verip, kendimizi gölün buz gibi sularına bıraktık. Sanırım hayatımda girdiğim en soğuk su burası idi. Girmemle çıkmam bir oldu desem yalan olmaz. KHBAG üyelerinin bir çoğu da, kaç defa buzul gölde yüzücez fikri ile kendini buz gibi sulara bırakıverdi.




Kendimize geldikten sonra tekrar Ambarlı yaylasına doğru inişe geçtik. Öğlen yemeğimizi, yayla evlerinin birinde konuk olduğumuz ev hanımının hazırladığı; muhlama, kaymak, peynir ve turşuya eşlik eden pelit ile kendimizi kaybetmişçesine yaptık. Kaybetmişcesine diyorum, çünkü yaklaşık 40 cm çapında bulunan Pelitten 3 adet geldiği gibi bitti. Yenilenen kaymaklara hiç değinmiyorum bile.



Bu kadar yedikten sonra dönüş yolumuzun belli bir kısmını yürümek istedik ve yaklaşık 1 saatlik patika yolda yediklerimizi eritmeye başladık. Daha sonra, Osman’nın bir önceki gün ekibin bir kısmını bulut denizini seyretmeye götürdüğü noktaya bu sefer hep birlikte gittik. Gün batımının eşsiz güzelliğine kendimizi bırakıp, anı ölümsüzleştirmek için fotoğraf makinalarımıza sarıldık hemen.



Gün batımı sonrasında pansiyonumuza geri döndük ve akşam yemeği için dışarda ocak başında, küçük kütük masalarımız etrafında toplanmaya başladık. Temmuz ayında olmamıza rağmen, havanın soğukluğunu iliklerimize kadar hissediyorduk. Ama yemek sonrası, pansiyon sahipleri ile birlikte yöresel şarkılar eşliğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Geçen her saniye o kadar dolu dolu geçiyordu ki, sanki bir hafta değil bir aydır Karadeniz’de gibi hissediyorduk kendimizi. Oysa dönüş vakti gelmişti artık. Bugün grubun son gecesi idi Karadeniz’de. Hepimizin içinde bir burukluk vardı. Buraları bırakıp, beton yığınlarının arasına dönmek, özgürlüğü bırakıp tutsaklığa koşmayı kimse istemiyordu. Odalarımıza ne kadar geç gitsek kardır diye düşünerek, sohbetimize pansiyonda devam ettik.    

8. Gün



Koçira Pansiyonda’ki son kahvaltımızı yaptıktan sonra, çantalarımızı ve valizlerimizi araca yüklendik. Ama hiçbirimiz buradan ayrılmak istemiyordu. Kimi salıncakta son kez bulutlara doğru sallanmak isterken, kimisi de terasta son kez oturup manzaranın keyfini çıkarmak istiyordu. Gözlerimizi kapayıp, içimize kocaman bir nefes aldıktan sonra Palovit Şelalesine doğru yola koyulduk.


 



 




Kaçkar Dağları Milli Parkı içerisinde, Fırtına Vadisinden ayrılan Palovit Vadisinde bulunan ve yaklaşık 10 metre yükseklikten dökülen Palovit Şelalesi, Rize’de en yüksek debiye sahip olan şelaleymiş. Fotoğraflarımızı çektikten sonra tekrar Şenyuva köyünden geçerken yaklaşık 1699 yılından kalma olduğu tahmin edilen Cinciva köprüsüne selam vermeden geçmek olmazdı. Sonrasında Çamlıhemşin’de bulunan TEKPA alışveriş merkezinde, meşhur Rize bezinden yapılmış ürünlerden satın alıp, öğlen yemeğini yiyeceğimiz Lale Restaurant’a doğru yola koyulduk. Kurufasulyesi ile meşhur olan Lale Restaurant bizden de tam not aldı. 



Artık grubun Trabzon’a havaalanına doğru yola koyulma vakti gelmişti. Ama tek bir farkla ! Ben Artvin’li olduğumdan Rize’de gruptan ayrılacak ve bir hafta daha geçireceğim Artvin’nin Şavşat ilçesine bağlı Erikli Köyü’ne doğru yola koyulacaktım. Herkesle vedalaştıktan sonra yaklaşık dört saatlik bir yolculuk sonrası Şavşat’a ulaştım. Grup ise çoktan Ankara sınırlarına girmişlerdi…


Bekle Bizi Gito…

Her saniyesinde özgürlüğün tadını doyasıya çıkarıp, şelalerde, derelerde, buzul göllerde yüzmek, gördüğünüz her sudan kana kana su içmek, bulut denizine doğru gökkuşağını andıran bir salıncakta sallanmak, yürüyüş esnasında dallarından taze meyveler koparmak, mıhlamaların- kırmızı benekli alabalıkların- taze kaymakların-sarmaların-peynirlerin- pelitlerin tadına doyamamak,bir haftayı sanki bir aymışcasına doldu dolu yaşamak… Şükretmek, bu güzellikleri görebilmemiz, yaşayabilmemiz için yağmurun ve sisin yolumuza çıkmamasına, şükretmek…Ve söz vermek, ilk fırsatta tekrar seni yaşamak için gelmeye söz vermek… Bekle Bizi Gito…

Yazı ve Fotoğrafların Her Hakkı Volkan EKİNCİ ve KHBAG'a aittir.
Azıcık fotoğrafın her hakkı ise Nihan, Esra ve Patron'a aittir :)