21 Temmuz 2014 Pazartesi

KHBAG Dedegül Kampı'nda

Bir KHBAG kamp etkinliği de birbirimizi dolduruşa getirerek başlayıp Dedegül dağının eteklerindeki Melikler Yaylası'na kadar götürdü bizi. Ekibin neredeyse tamamının katılacağı organizasyon, tarih değişikliği nedeniyle biraz kayıp vermemize neden oldu. Bu yüzden aklımızın bir kısmını gelemeyen arkadaşlarımıza bırakıp, bir daha gideriz sözüyle etkinliği planladık.


7 yetişkin 1 çocuk, 2 araba, 4 sandalye, 5 çadır, 1 semaver, 1 mangal, zibilyon yeme içme malzemesi ile yine bir kampa daha tam takım hazırdık. İlk ekip bir gün izin alıp Cuma sabahtan yola çıkıp kamp yerini seçme ve günü orada batırma sorumluluğunu üstlendi :P 2. ekip iş çıkışı toparlanıp, bir araba yerleştirme sanatı icra ettikten sonra, 19:15’de kahveleri ve potansiyel yol şarkıları ile harekete geçti.
Yol uzun neyse ki çok konuşuyoz da hissedilmiyo. Ankara-Afyon istikametinde Akşehir üzerinden Yenişarbademli, Beyşehir gölü derken gece 1’e doğru kamp alanına ulaşmayı başardık. Harbiden başardık, zira bir süre sonra telefon da çekmiyo, yollar karanlıkta çok anlaşılmıyo, çeşit çeşit hayvanlar şaşkın şakın yolunuza çıkıyo falan.

Murat kafa lambası ile karşıladı bizi. Ateş yakılmış, çadırlar kurulmuş. Hava oldukça serin. Biraz sohbet kucaklaşma, yardımlaşarak çadırları kurma, yıldızlar altında Ayşe ile beraber şarkı söyleyip sohbet etme derken yorgun yolcular olarak çadırlara daldık. Gece tıpır tıpır yağan yağmur yeni çadırımdan içeri girmeyi başaracak mı acaba derken uyumuşum arada. Sonuç: Hayır yağmur girmedi :)
Sabah “hadi uyanıııııın” diye her bir çadıra bağıran Ayşe ve Arya ikilisi başarıyla bizi çadırlarımızdan çıkardılar. Hava serindi ve bir sis bulutu içindeydik. Gece karanlıkta birşey göremedik ki, yeni farkediyoruz neredeyiz. Herşey sisten dolayı hala biraz flu ve mistik. Derken gezi boyunca bolca göreceğimiz nerdeyse ekibin parçası olacak Mehmet Çavuş’la tanıştık. Mehmet Çavuş yılın bu zamanlarında yaylada çadırında yaşıyor. Oralı yani. Bize yörenin kirazlarından getirmiş sabah yiyelim diye.




Kahvaltı zengindi (abartmışız demenin kibarcası) her zamanki gibi. Semaverde demlenmiş çayla kahvaltılıklara yumulan ekip Nutella kavanozuna bir rahat vermedi. Kahvaltı sonunda Arya'cığımızın doğum gününü de kutladık. Dileriz nice nice güzel yıllar yaşar, doğada nice doğum günleri kutlar. Biz hepsine geliriz valla :D


Kahvaltı sonrası sohbet, salıncak kurmaca, ortalığı toplamaca falan derken haydi etrafı keşfedelim dedik. Mehmet Çavuş bize bir miktar civarı anlattı. Oyumuzu bugün için daha yakın olan Pınargözü Mağarası'ndan yana kullandık. Yaka Kanyonu'na arabayla gitmek gerekiyormuş zira.

Yol boyunca Dedegül Dağı (2998 metre) manzarası bize eşlik etti. İlerideki anıt ağaca kadar sohbet ede ede ilerleyen bizler, anıt ağacı görünce saygıyla durup önce bir selamladık kendisini. Sonra bakalım el ele tutuşup etrafına sarılabiliyor muyuz denemesi yapıldı tabii. Evet onu yapabiliyoruz da aynı fotoğraf karesinde herkes görünmüyo o zaman, araya ağaç giriyo :p

Mağara yakınlarında kiraz ağaçları da vardı. Bir tanesinin dalları biz boylarda olunca mecbur topladık tabe. Hatta bazı Özgür’ler ağaca bile tırmanmış olabilir. Mağara sandığımızdan daha küçüktü. Daha doğrusu izin verilen kısmı çok içeri girmenize müsade etmiyordu. Fakat mağara önünde, hani buzdolabının kapağını açmışsınız da üzerinize bir serinlik gelir ya, hah işte öyle hissediyorsunuz. Mağara fotoları çekip soğuk suya kim ne kadar ayağını sokuyor diye oynaşıp eğlendik bir süre. Doğada olmanın buyu güzel işte. Her fırsatta çocukluğunuza dönüp Arya’ya arkadaş olabiliyosunuz :)



Geri dönüş yolunda minik Arya’mız su koyvermeye başladı hafiften. Kendisini lafla şakayla oyalamak da yetmeyince çeşit çeşit modellerde taşıma sistemleri icat ederekten bir süre taşıdık. Sonra herkesin canı çekti beni de taşısan ya sululuklarını Arya’ya bile yaptık :) Arya prenses bunca yorgunluğuna rağmen bakımıyla da çok ilgiliydi gezi boyunca, zira sık sık “saçım bozuldu mu” diye soraraktan durum kontrolü yapıyordu :)




Kamp yerine dönünce grup içinde sıklıkla bahsi geçen “5’lik simit gibi yatma” pozisyonunu alıverdik. Yelda ve Murat asilik yapıp "biz dağa çıkıcaz, zirve yapıcaz" deyip kamp alanını terkettiler. Ama çok da takmadık sanırım :p Kendileri her ne kadar 2 saat sonra döndüklerinde zirve yaptıklarını iddia etseler de gidiş yolundan not verdik, takdir ettik kendilerini.

Akşam olmak üzereydi, yayla ve dağ farklı renklere bürünmeye başlamıştı. Ekip bir sırt üzerinden huşu içinde batan güneşi sessizce izledi. Fotoğraflarla beraber iç çekildi, gün sessizce ve unutulmayacak şekilde battı.



Yemek odaklı ekibimiz "batan güneş eşittir akşam yemeği" diyerekten yemek hazırlıklarına başladı. Mangal yakıldı, buzluktan etler çıkarıldı, salatalar falan bir ekip ruhuyla hazırlandı. Bu konuda çok uyumluyuz valla.


Yemek sohbeti gecenin ilerleyen saatlerine kadar gitti. Şarkılar söylendi, dinlemeyenler azarlandı. Arya uyudu, yıldızlar çıktı, uykular gelmeye başladı. Derken bunca yıldız boşa mı gitsin yani diyerekten, gece yürüyüşü yapalım diyen 5 kişi kamp alanını Murat ve Özlem’e bırakıp yola düştü. Yıldız çok da gece vakti orman korkutucu. Yanyana yürürken bi baktık ki kolkola girivermişiz. Derken şakalarla birbirimiz korkutmaya çalışıp başarılı da olduktan sonra “e çok yürümeyelim geri dönelim” diye ikna olup tırıs tırıs kampımıza geri döndük. Yine de tadı damağımızda kaldı yürüyüşün. Ateş başında az daha sohbet ettikten sonra çadırlara dağılan bizler, tatlı birer uyku çektik. Ben o gece denediğim şişme yatağın asrın icadı olduğuna kanaat getirip “verdiğim her kuruş helal olsun yav” diye diye uyumuş olmalıyım.

Ertesi gün ayrılış günüydü. Kahvaltı sonrasına Yaka Kanyonu'nu planlamıştık. Arabalara binip aldığımız tarifle bir miktar gittikten sonra Küçük Oyuk Yaylası'na vardık. Arabaları park edip yaylada ailesi ile yaşayan Mehmet’le tanıştık, kendisi seve seve bize mihmandarlık etti. Yolda yürürken hem köyü hem çevre hem hayatı hakkında bize bilgiler veriyordu bu mahcup bakışlı, yüreği temiz delikanlı.




Yaka Kanyonu'nu tepeden izleyen bir patikaya indik. Bağırınca karşıdan yankılanan sesimiz bizi eğlendirdi epey. Bir yerde uçurum hissinin yoğun olduğu bir kaya parçası üzerinde ekibin cesaretli elemanları türlü türlü pozlar verdiler. Daha sonra bir başka patikadan Kıpaz Deresi'ne indik. Su kabul edilebilir soğuklukta idi. İçimizde mayosunu getiren tek düşünceli insan Murat hepimizi kıskandırarak sulara bıraktı kendini. Onu Arya izledi. Biz de onları izledik :p Dere içinde yaptığımız kısa yürüyüşler, suda türlü türlü pozlar derken “artık dönelim yav daha Ankara’ya gitcez” diyerek Mehmet’le geldiğimiz yoldan geri döndük.


Dönerken giderken de gördüğümüz dünya şirini keçileri tutup sevme imkanı da bulduk. Tuttuk dediysek öyle eni boyu değil. Hayvanlar durduğu yerde durmuyor ki zaten. En fazla tüylerini okşayabiliyosunuz.

Mehmet kadar yüreği güzel anne ve babası bizleri soluklanmak için davet edip, üzerine bir de leziz keçi yoğurdundan yapılmış ayran ikram ettiler. Gözlerinin içi gülen, aynı Mehmet gibi mahcup bakışlı bu güzel insanlarda aklımız kalarak arabalarımıza binip kampa geri döndük.

Kampın toplanması, Mehmet Çavuş’la veda, Mehmet Çavuş’un getirdiği karpuzun yenmesi, arabalara eşyaları geri sığdıramama falan derken akşam 16:00 gibi Dedegül’e ve Melikler Yaylası'na veda ettik. Kalbimiz yine ülkemizin güzel yerlerinden birinde daha kalmıştı. KHBAG kamp alanlarından biri olacağı belli bu yere tekrar gelmek dileğiyle...



Yazı ve fotoğrafların her hakkı Esra Taner ve KHBAG'a aittir.