24 Haziran 2014 Salı

Kendi Halinde Bir Bozcaada Hikayesi

Bir grup KHBAG'lının "Bi Küçük Eylül Meselesi" filmini sinemada izlerken açtığı Bozcaada etkinliğinin tohumları aslında taaaa Kars'tan dönüş yolunda atılmıştı. Ben filmi izleyen ekipten değilim ama Bozcaada'ya iki sene önce gidip aşık olmuştum zaten. Eeeee madem KHBAG gidelim diyor, gitmemek olmaz...



Yol uzun ve biraz zahmetli olduğundan gitmek konusunda çekimser olan arkadaşlarımız vardı. Bu yüzden, Bozcaada etkinliği öncelikle küçük bir katılımcı kitlesiyle başladı ve daha sonra 11 kişilik dev bir kadroya döndü. 19 Mayıs’ın tatil olmasını da fırsat bilip hazırlıklarımızı yapmaya ve büyük bir heyecanla gideceğimiz günü iple çekmeye başladık.


Rota hesaplandı, planlar yapıldı: Otobüsle Ezine’ye oradan Geyikli’ye gidilecek, Geyikli’den feribotla Bozcaada’ya geçilecekti. Adada minibüsler var, günbatımına da plaja da minibüslerle gideriz derken, tüm planları yapmışken ve hatta otobüs biletlerini de almışken; araba kiralayalım diyen ve ismini vermek istemediğim bir KHBAG’lının çatlak sesi, bu dev kadroyu ikiye böldü: 11 kişilik dev kadro arabayla ve otobüsle gidecekler olarak ikiye ayrıldı.

Arabacı ekip (Hamuki, Volkan, Ayşe, Sinan, Sertaç ve ben) 16 Mayıs Cuma akşamı Volkan’ın kaptanlığında ve benim co-pilotluğumla çıktık yola... Hamuki ilerleyen saatlerde kaptanlığı devralacağından arkada biraz kestiriyordu, yani en azından biz öyle zannediyorduk. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik...Tam İnegöl’ün dev köfte heykelinin yanından geçerken arkada uyuduğunu sandığımız Hamuki’den “köfteeee” diye bir ses gelmesiyle, kaptan Volkan anında bir ters U dönüş ile doğru Murat İnegöl Köfte’ye doğru yol aldı. “Ne yenmesi gerekiyorsa yenilecek” hayat felsefesini benimsemiş KHBAG’lılar olarak, yeme-içme konusunda zaman-mekan tanımadığımızdan 7/24 açık köftecide köftelerimizi afiyetle yedik ve karnımız tok sırtımız pek koyulduk yola. Bundan sonra kaptanlık sırası Sertaç’taydı. Bu kısımda uyukladığım için olan bitenden pek haberim olmasa da, sabah olduğunda anladığım, Sertaç için artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağıydı. Zira Volkan’ın bize sürpriz olarak hazırladığı CD eşliğinde bütün gece boyunca kullanmış arabayı. Sabah Sertaç nasılsın diye sorduğumda, "hayatı tespih yaptım sallıyorum" cevabını aldığımı hatırlıyorum ama belki de rüyadır kimbilir...

Otobüsle gelen ekiple (Murat, Özlem, Esra ve minik KHBAG’lılar Arya ve Defne) Ezine’de buluştuktan sonra, Geyikli’ye doğru koyulduk yola...Geyikli Feribot İskelesi’ne ulaştığımızda uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. İlk gelen feribota biner miyiz, binemez miyiz diye hesaplar yaptık, çarptık, böldük derken ilk feribota bindik...Feribotta en minik üyemizin hayranı olduğu Beyaz Adam’la karşılaştık...Beyaz Adam mı kim? Arya’nın ODTÜ Bahar Şenlikleri’nde görüp beğendiği Derya Köroğlu...




Feribot Bozcaada’ya doğru yaklaşırken ada tüm boz görüntüsüyle bizi karşılıyor, onu keşfetmemiz için bekliyor gibiydi sanki...


Feribottan iner inmez önce kalacağımız yere gittik: Nazire Teyze’nin ünlü Aksoy Oteli... Bizim kaldığımız yer iki katlı bir de terası olan Aksoy Evi. İki sene önce geldiğimde de bu otelde kalmıştım, yine aynı yüzler karşılıyor bizi ve onları görünce anlıyorum ki, ada, insanı kesinlikle gençleştiriyor. Kahvaltı vaktini kaçırmışız ama bizi kırmayıp yeniden kahvaltı hazırlıyorlar. Aksoy Evi sahipleri değişmemiş, hatta gençleşmiş ama iki sene önce kahvaltı yaptığımız yer değişmiş ne yazık ki...Kocaman bir asma vardı, onun gölgesinde kahvaltı yapıyorduk, yapraklarının arasından denizi görüyorduk ama şimdi burası yenilenmiş; ne asma kalmış ne de gölgesi...Yeni bir asma ağacı dikmişler, bir dahaki gelişimizde gölgesiyle bizi karşılar umarım... Yeni kahvaltı yerini görmemle birlikte yaşadığım hayal kırıklığını, ev yapımı reçeller bir nebze unutturuyor neyse ki....

Kahvaltı sonrası Türk kahvemizi, badem likörümüzü ve yanında sunulan sigarayı içmek üzere Cafe Rıhtım Bozcaada’ya doğru yola koyuluyoruz. Kahve siparişlerimizi verip deniz kenarında yerlerimizi alıyoruz. Uzun yoldan geldik ne de olsa biraz dinlenmek hakkımız...Denize, güneşe ve inatla esen rüzgara karşı yaptığımız kahve keyfi yorgunluğumuzu biraz alıyor.



Kahve keyfi esnasında sırtımızı döndüğümüz ama Bozcaada'ya geldiğimizde bizi karşılayan kaleyi gezmeye geliyor sıra...







Kaleyi gezdikten sonra hava beklediğimizden serin de olsa ünlü Ayazma Plajı’na doğru yol alıyoruz. Bozcaada’da Akvaryum, Habbele ve adını bilmediğimiz pek çok koy var ama çoğunda herhangi bir işletme olmadığından tercihimizi Ayazma’dan yana kullanıyoruz. Denize girmeye cesaret edenler sadece Ayşe ve Murat, bizler sadece seyretmeyi tercih ediyoruz.

Akvaryum Koyu
Ayazma Plajı’ndan Polente Feneri’nde gün batımı izlemek üzere ayrılıyoruz... Günbatımına doğru giderken Bozcaada’nın meşhur üzüm bağlarına uğramamak olmaz tabii...Ama henüz üzüm zamanı olmadığından dallarda üzümleri göremiyoruz...



Günbatımını izleyeceğimiz Batı Burnu'na geldiğimizde yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladığını farkediyoruz ve Polente Feneri'ne doğru yürümeye başlıyoruz. Bozcaada'nın meşhur rüzgarı burada daha bir şiddetli gibi sanki...Güneşi uğurlamak üzere yerlerimizi alıyoruz, arkamızda rüzgar santralleri, sağ tarafımıza Polente Feneri, önümüzde deniz ve güneş, ellerimizde Bozcaada şarapları, güneş yavaş yavaş alçalıyor, o alçaldıkça hava soğuyor, plastik bardaktaki şaraplar ısıtmıyor...Olsun hiç önemli değil, üşümek günbatımını izlemeye engel değil...Ama o da ne!!! O bulut da nereden çıktı öyle...Hava bu kadar soğuk olmasa buluta rağmen batırırdık biz o güneşi ama napalım olmadı...Ehhhh bu battığı kadarı yeter bize diyip geri dönüyoruz...



  


Bugün çok yorulduk güzel bir yemeği hakettik diyoruz ama o da ne...Bozcaada’da yemek yiyecek yer yok ! Neredeyse her yer dolu... Hadi diyelim bugün yemek yemekten vazgeçtik, ertesi gün Volkan'ın doğumgününü kutlamayı planlıyoruz, en azından ertesi gün için rezervasyon yaptıralım bari diyoruz, ama yine dolu!!! Bir restorandan gece saat 11'de ön görüşme için randevu alıyoruz...Volkan'ın doğumgünü için olmasa bu kadar zahmete girer miyiz bilinmez ama bize verilen saatte ertesi güne rezervasyon yaptırabilmek umuduyla Bade-i Aşk'a gidiyoruz. Ayşe ve ben önce bir mülakata tabi tutuluyoruz, mülakat sonrası neyse ki şartlı da olsa rezervasyon yaptırmayı başarabiliyoruz...Bu büyük başarıyı kutlamak için içtiğimiz adaçayları kafein etkisi yapıyor, ama sabaha kadar da Bozcaada sokaklarında dolaşamayız tabii istemeye istemeye otelimize doğru yol alıyoruz...Ertesi gün saat sekizde kahvaltıda buluşmak üzere sözleşiyoruz...


Ertesi gün tam sekiz olmasa da sekiz buçukta Ayşe'yle ben kahvaltı yapacağımız yerde hazırız...Bugün hava bir önceki güne göre daha güzel olacağa benziyor ki öyle de oluyor. Ev yapımı reçeller, ev yapımı ekmek, bahçeden toplanmış çıtır çıtır biberler eşliğinde yaptığımız kahvaltı sonrası, denize Bozcaada merkezde girmeye karar veriyoruz. Kalenin hemen arkasındaki plaja gidiyoruz. Hava çok güzel, deniz de çok güzel ta ki denize girene kadar (yani en azından benim için)...





Denize girip birkaç kulaç attıktan sonra eller ve ayaklarda his kaybı yaşamaya başlamamla hemen çıkıyorum denizden, neyse ki bu konuda yalnız değilim denizin bu sıcaklığı Sertaç'a göre de değil... Bozcaada'nın denizi soğuk oluyor tamam da bu sefer daha bir soğuk sanki...Ama bu soğuktan hiç etkilenmeyenler de var aramızda, özellikle Arya ve Defne...Gençlik işte!!! Baktık onların denizden çıkmaya niyetleri yok, bizim de denize tekrar girmeye niyetimiz yok Sertaç, Volkan, Hamuki ve ben Çınaraltı Cafe'ye gitmeye karar veriyoruz. 

Çınaraltı Cafe'ye doğru giderken Hamuki Ata Demirer'i gördüğünü hatta selamlaştıklarını iddia ediyor, o muydu değil miydi baya bir tartışıyoruz...Bir Ada hayranı olan Feridun Düzağaç'ı görebilme ümidiyle kahvemi içerken gelen geçen herkese bakıyorum ama, olmuyor göremiyorum... Ayşe ve Sinan da Çınaraltı Cafe'de bize katılıyorlar. Ama burada kahve içmek için de rezervasyon gerekiyor galiba...Fincan olmadığı için bir süre kahve veremeyeceklerini söylüyorlar... Adada herşey iyi güzel de, çok kalabalık!!! Koca çınarın altında, daha sakin bir zamanda gelip oturmanın, kitabımızı alıp okumanın bir yandan da kahvemizi, çayımızı içmenin hayallerini kuruyoruz...

Bugünkü kahve keyfi sonrası sıra geliyor standları gezmeye ve Bozcaada'nın sokaklarını keşfetmeye...Standları gezerken bir yandan da akşamki doğumgünü için Volkan'a çaktırmadan plan yapmaya çalışıyoruz. Bu esnada karşımıza marinada Mor Meyhane diye bir yer çıkıyor. Yeri ve ortamı hoşumuza gidiyor. Çok büyük zorluklar neticesi yaptırdığımız bir rezervasyon var ama yine de akşam için yer olup olmadığını soruyoruz ve o güzel cevabı alıyoruz: Yer var, ayarlarız...Burası daha sempatik geliyor bize, hemen Bade-i Aşk'ı arayıp rezervasyonumuzu iptal ettiriyoruz...Karşı taraftaki muhtemelen büyük bir zevkle rezervasyonumuzu iptal ediyor. 

Ara sokaklarda dolaşırken bir sahaf çıkıyor karşımıza. İçeri girip kitapları karıştırmaya başlıyoruz...Bozcaada Öyküleri diye bir kitap çarpıyor gözüme. Farklı yazarların kaleminden Bozcaada öykülerinin derlendiği bir kitap. Kitabı incelerken bir isim dikkatimi çekiyor: Nefin Huvaj...Ortaokul arkadaşım, senelerdir görmediğim arkadaşım Bozcaada'da bir kitabın sayfalarında "Bozcaada'ya Methiye" öyküsüyle karşıma çıkıyor. Karşımda duran kelimeleriyle selamlaşıp, hikayesine göz atıyorum..."Ada her daim rüzgarlıdır, çünkü başına buyruktur Bozcaada" diye başlıyor söze...Bozcaada'nın ve rüzgarının hikayesini eski bir arkadaşımdan dinlemek mutlu ediyor beni...


Bozcaada sokaklarındaki kısa turumuz sonrası Ayşe'yle ben doğumgünü organizasyonuna ilişkin hazırlıklar için ekipten ayrılıyoruz. Esra ve Defne'yi Ada Cafe'de otururken görüp onlara eşlik ediyoruz. Ada Cafe'nin gelincik şerbeti meşhur, daha önce içmiştim ve pek hoşlanmamıştım ama ikinci bir şans daha verilebilir tabii...Sonuçta KHBAG olarak ne yememiz/içmemiz gerekiyorsa yiyip/içmemiz lazım, bu kuralı bozmak olmaz ama bu gelincik şerbeti pek bize göre değil, ortak kararımız bu :) Biz gelincik şerbetlerimizi yudumlarken, ekibin geri kalanı da Cafe at Lisa's adlı mekanda oturuyor. Ada Cafe'den ayrıldıktan sonra pasta işini halletmek üzere yola koyuluyoruz, ama o da ne bir dondurmacının önünde uzun bir kuyruk var... Dondurması kesin çok güzel olmalı, işte yenilmesi gereken birşey daha... Araya dondurmayı da sıkıştıyoruz ama pek umduğumuz gibi çıkmıyor. Büyük zorluklar atlatarak doğumgünü pastasını da ayarladıktan sonra, pastamızı Mor Meyhane'ye teslim ediyoruz. Onların da en az bizim kadar heyecanlı olması ve sürprizimize ortak olacak olmaları bizi daha da heyecanlandırıyor.

Saat sekizde Mor Meyhane'de olacaktık, o saate kadar otelde duramazdık Ayşe'yle...Baktık diğerlerinden hiç ses yok, herkes beşlik simit gibi yatıyor, Bozcaada sokaklarını keşfe koyulduk. Girmediğimiz ara sokak kalmadı neredeyse...Çok güzel mavi panjurlu bir evin önündeki mavi banka oturmuş Bozcaada Kalesi'nin ardından denizi seyrederken bir yandan da doğumgünü hakkında konuşuyorduk. Ama o da ne biz tam bunları konuşurken doğumgünü çocuğu Volkan karşımızda belirmesin mi? Hem de elinde fotoğraf makinesiyle! Hem de bize haber vermeden! Bu durumda Volkan'ı cezalanırmaktan başka seçeneğimiz kalmadığından Bozcaada'da Tubigirls'ün fotoğraflarını çekmek suretiyle kendisini cezalandırıyoruz.




Bu arada beşlik simit gibi yattığını düşündüğümüz diğer arkadaşlarımız da terasta çay-kurabiye keyfi yapıyorlarmış meğerse...

Saat sekizde Mor Meyhane'deyiz :) Yiyoruz, içiyoruz ve süpriz vakti geliyor. Mor Meyhane çalışanlarının da katkılarıyla önce tüm ışıklar kapatılıyor, bizler Sami maskelerimizi takıyoruz ve ondan sonrası bizde yok...Sami maskelerinin göz kısmını açamadığımız için, biz kendi karanlık dünyamızda Volkan'ın çok eğlendiğini düşünerek mutlu oluyoruz :) Ama Volkan için de orada çalışanlar için de kesinlikle büyük bir süpriz oldu ve hepimiz çok eğlendik. 


Bozcaada'daki ikinci gecemiz de Çınaraltı Cafe'de adaçayı eşliğinde son buluyor...

Ertesi gün sabah erkenden Bozcaada'dan ayrılıyoruz. Ama adadan ayrılmak o kadar kolay değil tabii...Arabamız feribot sırasında beklerken tüm eksiklerimizi (reçeller, yağlar, sabunlar, vs.) tamamlamak üzere adanın dört bir yanına dağılıyoruz. Bozcaada esnafının yüzünü güldürdükten sonra başladığımız yerde bitiriyoruz ve Cafe Rıhtım'da kahvelerimizi içerken Bozcaada'yla vedalaşıyoruz.


Adadan ayrıldıktan sonra Çanakkale'ye doğru yola koyuluyoruz. Yolda gördüğümüz gelincik tarlasına kayıtsız kalamıyoruz.


Çanakkale'den önceki durağımız Truva Antik Kenti...Burası UNESCO Dünya Miras Listesi'nde ve dünyadaki en ünlü antik kentlerden ama o da ne, kostüm mü onlar? Hem de tam tahta atın önünde...KHBAG Krallığını kurma vakti çoktan gelmişti zaten. Yaşasın Kralımız Hamuki...






Bu rüyadan uyandıktan sonra antik kenti geziyoruz ve sonrasında Çanakkale'ye doğru yol alıyoruz.




Çanakkale'de Aynalı Çarşı'dan geçerek merkezdeki Truva atının olduğu yere geliyoruz. Burada kostümler olmadığı için fazla vakit kaybetmiyoruz, birkaç fotoğraf çektikten sonra yemek yemek için bir yerlere oturuyoruz.

Her geldiğimde yerini unuttuğum ama tadını asla unutmadığım Babalık Peynir Helvacısı'nı nihayet buluyoruz. Dükkanı silip süpürüyoruz, geriye ne peynir helvası kalıyor ne de dondurma...Hatta çay kalmadığını öğrendiğimizde başka yerden getirtmelerini de sağlıyoruz...Orada yediğimiz içtiğimiz yetmiyor, paket paket peynir helvasını da Ankara'da yemek üzere yanımızda götürüyoruz. Çanakkale esnafının da yüzünü güldürdükten sonra Bozcaada'ya ve Çanakkale'ye tekrar gelmek üzere Ankara'ya doğru yola koyuluyoruz.

“Yaz bittiğinde
Büyükada’dan taşınırken kiracılar
Tekrar gelsinler diye
Bir şeylerini bırakırlar evlerde.
En çok da bir çift eskimiş ayakkabı.
Bozcaada’da;
Sıcaklığımı bıraktım
Denizine” (Nihat Ziyalan, Bozcaada Öyküleri kitabından)

Bozcaada'nın bize bir sıcaklık bir de günbatımı borcu var, ne yapalım onları almak için tekrar gideceğiz...


(Yazı ve fotoğrafların her hakkı Nihan Moralı ve KHBAG'a aittir.)