6 Şubat 2014 Perşembe

Mavi Kelebek

1. Gün: Üsküp – Makedonya

3 tane resmi dili (Makedonca, Arnavutça ve Türkçe) olan Makedonya'nın başkenti Üsküp çok küçük ve gelişememiş bir şehir olmasına rağmen sanata değer verdikleri ana caddedeki heykellerden belli...Tabi bu heykellerden en önemlisi Yunanların "Hayır o Makedon değil Yunan" ve Makedonların da "Hayır Yunan değil Makedon" diye tartıştığı Büyük İskender.








Osmanlı zamanında kiliselerin camilerden yüksek olmasına izin verilmezmiş.
O nedenle Üsküp'teki Sveti Spas kilisesinin zemini yer altında. Dıştan bakınca kilise demezsin ama iç güzelliği İngiltere'nin bile satın almak için uğraştığı söylenen tahta oyma (ceviz ağacından) duvarlarından geliyor.



2. Gün: Tetova, Ohrid – Makedonya


Tetova'da bir Alaca Camii var ki...


iç ve dış duvarlarındaki süslemeler için kullanılan renklerin XV. yüzyılda yapıldığı zamanki orjinalliğini korumayı başarmışlar. Zaten Alaca ismini de bu süslemelerden almış.




Yine Tetova’da Hacı Bektaş Veli Tekkesi var. Bu tekkeyi Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Serdar Ali yaptırmış. Serdar Ali Mahidevran Sultan’ın kardeşi… (Diziyi izleyenler hemen hatırladı "Aaa Mahidevran bildim bildim"...) Vezirliği bırakıp kendini dine adamaya ve bu tekkeyi yaptırmaya karar verdiğini Sülüman’a söylediğinde, Sülüman da ona “Bu ihtişamı, vezirliği bırakıp gidecek misin, sen sersem misin” deyince Serdar Ali’nin adı Sersem Ali olarak kalır ve tekkeye de ondan sonra Sersem Ali Tekkesi denir…

Geldik Balkanlar’ın en derin gölüne sahip olan Ohrid'ye (sondaki d okunmuyormuş). Anaaa "Elveda Rumeli” dizisinin çekildiği yerlerden bir kısmı burada, mesela kaymakamın evi ve kaymakamlık binası burada. "Amcasının kaymakamı :) "

Bu şehirdeki küçük dükkanlardan birinde ilkel bir yöntemle nasıl kağıt yapıldığına şahit olabilirsin. Pamuk, meşe ve yerel bir ağacı suyun içine “rendeliyor”, istediği boyda bir eleği suya batırıp çıkarınca eleğin yüzünde kalan kısmı kurutuyor ve bunu preste inceltince hooop işte size kağıt...

3. Gün: Resne, Manastır – Makedonya


Resneli Niyazi Paşa'nın komutasındaki askerleriyle birlikte firar etmesi II. Meşrutiyet’in ilanından hemen önceki dönemde ortalığı karıştıran olaylardan biridir. Bu olayın ilginç bir yanı da vardır. Şöyle ki: Firar edip ormanda saklandıkları sırada bir geyik avlarlar ve afiyetle de yerler, ancak sonradan bu geyiğin bir yavrusu olduğunu görürler. Onu besleyip, büyütür ve İstanbul’a döndüklerinde de yanlarında getirirler. Geyik İstanbul içinde serbestçe dolaşır ve herkes bu geyiğin Resneli Niyazi’nin geyiği olduğunu bilir. Fakat bir geyiğin İstanbul sokaklarında böyle başıboş dolaşması öyle alışılagelmiş bir olay değildir. Zaman ve ortam karışık olduğu halde (II. Meşrutiyet yeni ilan edilmiş, Balkan savaşlarının patlamasına kısa bir süre var, ortam gergin) gazetelerde her gün “Resneli Niyazi’nin geyiği Eyüp’te görüldü” gibi haberler çıkmaktadır. Bir süre sonra insanlar şöyle demeye başlar: “Bırakın artık şu geyik muhabbetini”. İşte bu laf buradan gelir :)

Niyazi kendisine Resne’de küçük bir saray yaptırmış, şu an bu saray sergi salonu olarak kullanılmakta. (fotoğraftaki işte bu saray)

Resneli Niyazi koruması tarafından öldürülür. II Abdülhamit veya Enver Paşa’nın öldürttüğüne dair söylentiler var ancak tam olarak da bilinemediği için: “Ne şehittir ne gazi b.k yoluna gitti bizim Niyazi” sözü de buradan gelmektedir.

Manastır’da “Elveda Rumeli” dizisinin çekildiği sokaklardan biri var. Terzi Hasan’ın dükkanı şu an çantacı…





Ayrıca Atatürk’ün okuduğu askeri idadi ve aşık olduğu zengin kızın evi de Manastır'da. Son olarak St. Naum Manastırı ve buradaki bahçede serbestçe dolaşan tavus kuşları görülmeye değer ama sesleri duyulmaya değmezdi. Artık fayda eğrinizi kendiniz çizin. Burada yediğim Manastır peynirinin tadı ise hala damağımda desem de inanmayın, sadece güzel olduğunu hatırlıyorum yahu tadını nereden hatırlayayım…

4.Gün: Tiran, İşkodra - Arnavutluk

Arnavutluk’un komşularında, Arnavutluk sınırında hep Arnavutlar yaşıyormuş, yani ülkenin çevresi Arnavutlarla çevrili… 40 yıl gibi bir süre Enver Hodza’nın diktatörlüğü altında yaşamışlar. Enver Hodza ülkede dini tamamen yasaklamış, hatta fabrikalarda Ramazan aylarında, çalışanlara sabahları zorla lokum yedirirmiş oruç tutmasınlar diye… Bu yüzden halk kendisini pek sevmiyor. Ölümünden sonra da onu anımsatan ne varsa ( heykel, mozaik, resim vb.) yok etmişler. (Neyin fotoğrafını çekecektim! ) Ülke savunması için, içine askerlerin yerleşeceği bunkerler yaptırmış, bu bunkerleri yapacak olan mühendislere “Bunu yaptıktan sonra, sağlamlığını denemek için, içine sizi koyup, top ateşine tutacağım, ona göre yapın!” demesi bunkerlerin ne kadar sağlam olduğunu anlatmaya yeter…

Arnavutlar çok inatçı insanlar (Arnavut inadı)… Hem kadınlar hem erkekler… Yalnız evde son sözü hep erkek söylermiş… “Tamam hanım”…

5.Gün: Budva, Kotor - Karadağ

Amaaann ülke tanıtımını her yerde okursunuz, biraz da türlü türlü şakalar espriler olsun. Karadağlılar Avrupa’nın en uzun milleti olmasının yanında çok tembel insanlarmış. Bununla ilgili yapılan bazı espriler şöyle:

- Bir Karadağlının neden iki karısı olur? İkisine de diğerinin yanındayıp deyip yalnız kalmak için…

- “Bugünün işini yarına bırak belki bir yapan olur”

- Karadağ’ın başkanı halkı meydanda toplamış, konuşma yapıyor (Nüfus:700.000): “Sevgili Karadağlılar, çalışmamız lazım, bu böyle gitmez.” Halktan bir uğultu, homurdanma gelir, itiraz ederler. Başkan:” Ama önce bir programı dinleyin, ondan sonra itirazınız varsa yaparsınız, burası demokratik bir ülke. Cumartesi-Pazar tatil, Pazartesi, tatil mahmurluğu olur, o gün dinlenelim, Salı günü çalışmaya başlama hazırlığı yapalım, Çarşamba çalışalım.” Yine uğultular duyulur, başkan devam eder: ”1 gün boyunca çalışmanın verdiği yorgunluk sonrası Perşembe dinlenmek lazım, Cumayı da haftasonuna bağlarız. Var mı itirazı olan?” Arka taraftan homurtular duyulur, biri söz alır: “Sayın başkan her Çarşamba mı çalışacağız?”


6.Gün: Dubrovnik – Hırvatistan


Dubrovnik'teki kale içi şehrini, İstanbul’daki İstiklal caddesi gibi dar sokakları olan cadde gibi düşün. Hah işte şimdi orada tarihi yapıların tamamiyle korunduğunu düşün bir de... Düşünebildin mi? Biliyorum zor ama öyle işte burası. Burada zamanında yaşamış olan soylular ve sanatçıların, sahip olduğu kölelerden olan çocukları, bilinmesi istenmediği için çocuk esirgeme kurumu gibi bir yere bırakılıyor, bir gümüş para ikiye bölünerek bir yarısı anneye diğer yarısı ise bebeğin boynuna asılıyor. Altı yıl sonra, anne bu yarım gümüşle gelirse çocuğunu görebiliyor. Kapıya sonradan bu köle anneler tarafından şöyle yazılmış: “İçimizdeki ateşi hangi serinlik söndürebilir..”

Evliya Çelebi Dubrovnik’i ziyarete gelmiş, ancak burada dışarıdan gelenlerin hastalık getirmemeleri için geldiği yere göre süresi uzayan bir karantina uygulaması varmış. 25 günlük karantina süresinin 2.günü sıkılan Evliya Çelebi Hırvatların kullandığı s.ktir kelimesini kullanarak s.ktir git demiş ve şehre girmeden ayrılmış. Bu da böyle girmiş Türkçe'ye bir rivayete göre, inan ya da inanma. İnanmazsan s..... sen bilirsin.



7. Gün: Mostar + Sarayevo - Bosna Hersek


Bosna’da kahve fincanları kulpsuz, çünkü kahve fincanının kulbunun tutulduğu 3 parmak Sırp milliyetçileri Çetnik’lerin işareti. Bu yüzden Bosnalıların kahve tutuşu el = hilal, fincan = yıldız olarak düşünüldüğünden ay ve yıldız gibi…



Mostar Köprüsü Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle yapılıyor. Osmanlı’nın Avrupa’ya gücünü gösteren, geliyorum diyen önemli bir köprü… Bosna’da 8000 toplu mezar var ve bunlardan 1500’ü hala bulunamadı. Sadece bu mezarlarda yetişen bir çiçeğe giden bir çeşit mavi kelebek sayesinde bulunabiliyor…





Savaşın izleri her yerde görülüyor.








Kanlı Pazar: Sırbistan Sarayevo’daki bir pazarı bombalıyor ve 67 sivil ölüyor. Bosnalıların moralini çökerttiklerini sanarlarken ertesi gün, hiçbir şey olmamış gibi pazarın yeniden kurulduğunu görüyorlar ve kendi morallari, "Ne yaparsak yapalım bu Boşnakların moralini düşüremiyoruz" diyerek daha çok bozuluyor. Savaştan sonra Sırplar kendi bölgelerinde kalan camileri yıkıyorlar, Bosnalılar da kiliseleri ve özellikle şehrin her yerinden görülen devasa haçı yıkmak istediklerinde Begoviç izin vermiyor ”Bunu yaparsak onlardan bir farkımız kalmaz” diyor ve Sırplar bir kez daha psikolojik yenilgiye uğruyor.

Bosna 30-40 yılda bir savaş gördüğü için şöyle bir söz var: “ Miliyeçka Nehri’nin yine kızıl akası geldi”… İşte böyle bir ülke düşün... Savaşın yaralarını sarmaya çalışıyor her seferinde...inatla... bıkmadan...
















Yazı ve Fotoğrafların Her Hakkı  Sertaç Çağlarca ve K.H.B.A.G. na aittir.