27 Haziran 2016 Pazartesi

Barselona Barselona

İşte Gaudi'nin şehri Barselona...

Ankaranın o soğuk havasından sonra Barselonanın o sıcacık ortamına gelmek bir anda rahatlattı beni. Bu şehrin bir başka havası var, kendimi memlekette gibi rahat hissediyorum. Yabancı değilim herkes bizden gibi. Tek fark herkes İspanyolca konuşuyor, İngilizce bilmem bana pek yardımcı olmuyor maalesef, sorduğum sorulara sıcak bir gülümseme ve arkasından uzun bir İspanyolca tarif ile cevap alıyorum.


Barselona havaalanından şehir merkezine gitmek için toplu taşımayı kullanmak hem hesaplı hem güvenli, havalanından  şehir merkezine giden otobüsler de var ama şehrin neresine gideceğini bilmediğimden ben treni tercih ediyorum. Barselonaya gelmeden önce şehrin tren, metro ağı ile ilgili bayağı bir çalışma yapmıştım. Bu bilgilerin de yardımıyla atlıyorum trene, Passeig de Gracia’ya kadar gidiyorum trenle sonra metro ile Barselona'ya... Önerim gitmeden önce Barselona metrosunu iyi çalışın akıllı telefonlar için uygulamalar bile var birisini indirin derim.

Kaldığımız otel eskiden denizcilerin yaşadığı bir mahalle Barselone'da. Bu mahallede bütün binalar birbirine benziyor. Küçücük kapıları daracık merdivenleri ile pek de alışık olmadığımız bir mimari. Daracık derken şöyle anlayın merdivenlerden çıkarken elinizde valiz varsa yan yan çıkmanız gereken bir darlık.



Otele yerleşip Madrid'den gelen ekibin diğer yarısı ile buluşunca akşam için planımızı yapıyoruz. Barselona sokaklarında dolaşarak Placa Reial’a kadar yürüyoruz. Bizim ekip yürümeyi sevdiğinden pek de mırıldanan olmuyor. Placa Reial etrafı binalar ile çevrili bir meydan. Akşam veya günün her vakti yemek yiyeceğiniz güzel bir yer. Bizim için akşam yemeği işten eve dönünce 19-20 civarlarında yenilen bir yemek fakat bu İspanyollar için akşam yemeği gece 22 den sonra akla geliyor. Barselona'daki ilk günümde tercihimi deniz ürünlü Paella'dan yana yapıyorum. Ayşe çok aç olacak ki tek başına Paella special söylüyor. Hamuki ve Yelda bir Paella speciali paylaşmayı tercih ediyor. Gerçekten güzel bir tat, bunu Ankara'da nasıl yaparız, kimlere yaptırırız diye hemen oracıkta plan yapıyoruz.

Yemek sonrası otele dönüşte metro kullanalım istiyoruz. Metroyu sıkça kullanacaksanız 10'luk metro kartları 10€ . Bu arada bu bölgelerde yan kesicilere karşı dikkatli olmanız gerekiyor, cüzdan, cep telefonu hiç affetmiyorlar. Bizim ekipten Ayşe bir anlık dalgınlığını cep telefonunu kaptırarak ödüyor maalesef.
Pazar sabahı otelde güzel bir kahvaltıdan sonra Barselonanın maçını izlemek için Camp Nou’ya gidiyoruz. Maç saat 12:00 de olduğundan 11:00 olmadan çıkıyoruz evden. Metro ile Camp Nou'ya gidiyoruz. Metro  maça gidenler ile dolu. Çeyrek kala stad önündeyiz ama telaşımız yok, şapkamızı, fularımızı alıp stada giriyoruz. Hayatımda ilk defa bir maça 10 dakika kala kapıdan girmeye çalışıyorum ve maça tam da vaktinde yetişiyorum. Bu şoku atlatmadan seyirci ile karşılaşıyorum. Maçı seyredenlerin yarısından çoğu bayan. Ortam bir sinema veya tiyatro gibi. Babalar, anneler küçücük çocuklarını maça getirmişler. Bu görüntüye bizim buralarda ne zaman rastlarız diye merak ediyorum içimden.



Maç başlıyor ve ben bir kez daha şok oluyorum, Barselona oynuyor ve millet maç izliyor ayağa kalkan, bağıran, çağıran, küfür eden hiç kimse yok. Messi'ye top gelince bir uğultu oluyor, alkışlar gibi oluyorlar o kadar.  Barselona ilk golü atınca bir sevinç oluyor, ama hemencecik bitiyor alkış, gürültü. Bizim şansımız mıdır nedir Barselona 6-1 yeniyor Rayo Vallecano takımını.  Maç bittiğinde ayrı bir şok yaşıyoruz 90.000 kişilik stad 10 dakikada boşalıyor sessiz sedasız.


Dönüşte metro kalabalık olunca önce bir şeyler yiyip öyle gidelim diyoruz. Camp Nou yakınındaki bir tapasçıda alıyoruz soluğu. Tabaklara doldurduğumuz tapaslar ile doyuruyoruz karnımızı. Benim gibi yurt dışında çok aç kalmış biri ilk defa hiç aç kalmıyorum bu şehirde. Tapastı, karidesti, paella derken doyuruyorum  hep karnımı.

Öğleden sonraki planımız Gaudi'yi keşfetmek. Metro ile Passeig de Graciaya gidiyoruz ve Casa Batlloy, Casa Mila namı diğer La Pedrera yı geziyoruz. Gaudi ile ilgili çok şey duymuştum ama hep abartıldığını düşünmüştüm. La Pedrera'yı görünce hiçte abartılmadığını düşünmeye başlıyorum. Bu adam hakikaten farklı.


Pazartesi Gaudi keşfine devam ediyoruz, yıllardır bitirilemeyen Sagrada Familia'yı gezmeye gidiyoruz. Barselona'da bütün müzelere giriş biletleri saatli randevulu. Sagrada Familia  önünde uzayıp giden bilet kuyruğunu görünce internetten bilet almak geliyor aklımıza. Sagrada Familia'ya geleceksiniz bir gün önceden biletinizi internetten alın, böylece hem sıra beklememiş olursunuz hem de istediğiniz saate bilet alıp fazla zaman harcamadan gezersiniz. Kuleye çıkmak için ayrı bir bilet alıyorsunuz oraya kadar gitmişken kuleye de çıkıyoruz, pek bir espirisi yok kulede olmanın ama değişik bir tecrübe oluyor.






Bugün Gaudi ile başladık ve öyle devam etmek istiyoruz, Parc Guell gezmek için güzel bir alan, tabi burada da bilet alırken saat önemli beklemek istemiyorsanız internetten bileti alın 1€ az ödüyorsunuz 😜 Park Guell'e ulaşmak bizim için biraz zor oluyor, ilk önce tarif edilen bir tapasçıyı bulmaya çalışıyoruz, sonunda buluyoruz ama ne yazık ki İspanyolların o saatte kapalı olacağını tahmin edemiyoruz. Ara sokaklardan, mahalle arası asansör, finüküler, yürüyen merdivenlerden geçerek ulaşıyoruz Parc Guell'e.


 

Burası Gaudi'nin evinin bulunduğu ve şehri tepeden gören bir park. Etraf Gaudi'nin dokunuşları ile dolu... Sütunlar, çeşmeler banklar her şey Gaudi. Parc Guell gezimiz bitince tabana kuvvet ilk metro istasyonuna yürüyoruz ve soluğu  Rambles'de alıyoruz. Catalunya'dan başlayan Rambles'te gezmeye başlıyoruz. Rambles geniş bir yaya yolu etraf çiçekçiler, mağazalar ile dolu. Buradaki en güzel yer ise Mercat La Boqueria. Hayalindeki Pazar neresi diye sorsalar herhalde burası derdim. Tezgahlarda kesilip soyulmuş envai çeşit meyve. küçük külahlarda alabileceğiniz kızarmış balık, kalamar, karides. Sebzeli poaçalar börekler, salatalar. Barcelonaya gelince mutlaka uğranılması gereken bir yer, gelin ve karnınız doyana kadar yiyin burada.




Her ne kadar karnınızı doyursanız da eve dönerken yol üstünde gördüğünüz tapas cafeyi es geçemiyorsunuz. Katalan arkadaşım Jose’nin önerdiği Basklıların tapas cafesi Sagardi'yi buluyoruz gecenin bir yarısı Barselona sokaklarında. Burayı hafızalarımıza kazıyoruz çünkü tapaslar o kadar güzel ki son gece bir daha geliyoruz buraya.

Barselonadaki 4. günümüzü olimpiyat köyüne ve Miro'ya ayırıyoruz, bunun için Placa d’Espanya'ya gidiyoruz bu meydanda Barselona arenası var. Placa d’Espanya'dan Katalan sanat müzesine kadar yürüyoruz. Müzeye girmeye pek niyetimiz yok, hemen arkasındaki eski olimpiyat köyüne gidiyoruz. 1992 yaz olimpiyatlarının yapıldığı bu olimpiyat köyünde ilgi çekici tek şey var Torre Calatrava, Santiago Calatravanın olimpiyat köyü için yapmış olduğu kule.


Olimpiyat köyü yakınında Miro müzesini görmek için tekrar tabana kuvvet yürüyoruz. Miro Barselona için önemli biri ama Gaudi'nin yanında gerçekten pek zayıf kalıyor. Bunu söyleyince sanat camiası bana kızabilir ama ne yapayım öyle. Miro müzesinde Miro'ya ait eserler yanında Miro'yu seven sanatçıların bağışladığı onlarca eser de var, bu eserler içerisinde gördüğüm Anthony Caro'ya ait bir heykel bu müzeden az da olsa keyif almamı sağlıyor.



İspanya'ya gelipde Picasso müzesini görmemek olmaz. Picasso müzesini görmek için sabah erkenden kalkıp Figueres'e doğru yola çıkıyoruz. İspanyanın güzel yanı her yere her saat başı tren olması. Figures'e de trenle gidiyoruz, yaklaşık 2 saatlik bir yolculuktan sonra Figueres'in sokaklarındayız. Figueres küçük bir şehir Picasso'nun eserlerinin bulunduğu yumurtalı müze de burada. İspanya'ya gelip de bu müzeyi gezmemek olmaz. Mutlaka vakit ayırın, ayrıca hemen yanında bulunan mücevher müzesi Picasso'nun tasarladığı mücevherleri sergiliyor, bunları görünce adama bir kez daha hayran oluyorsunuz.


Figueres'te fazla vakit harcamadan tren ile geri dönüyoruz ve Girona'ya geliyoruz. Girona sokaklarında ayaklarımız şişinceye kadar yürüyoruz. Ortaçağda yaşarmış hissi uyandırıyor Girona sokakları. Bir sokaktan iki şövalye çıkacakmış gibi hissediyorsunuz, ama çıkmıyor sadece her milletten buraya okumaya gelen öğrenciler çıkıyor karşınıza.


Girona sokaklarında dolaşırken küçük bir pastaneye rastlıyoruz ve külah dolusu tatlı alıyoruz, bizdeki halka tatlıya benzer bir tatlı ama çikolataya bandırılmış, bizimkisi gibi gevrek olmayan yumuşak bir tatlı. Sevdim diyemem ama meraktan yedik.


Girona'nın ortasından bir nehir geçiyor ve gün içinde nehire yansıyan evlerin görüntüsü harika oluyor. Girona yarım günde gezilecek bir yer fazla vakit ayırmanın bir anlamı yok bence. Akşam yakaladığımız ilk trenle Barselona'ya dönüyoruz. Bu gece son gecemiz yarın memlekete dönüyoruz.



Barselona gerçekten güzel bir şehir yaşamak isteyeceğiniz bir şehir. Hem insanları çok iyi hem şehir çok iyi, İstanbul, Ankara neden böyle değil diyeceğiniz bir yer. Bir de deniz mevsiminde gelmeli bence.