22 Nisan 2014 Salı

Düzce Yolları


Herşey Ayşe’nin başının altından çıktı. Mesaj grubunda hafta sonu şu grup Düzce tarafına fotoğraf gezisi yapıyormuş ben gitmeyi düşünüyorum siz de gelin dedi. Programı görünce, saat 6'da yola çıkılmasından hoşlanmayarak “bırak onları ya biz kendimiz gideriz” dedim. Tamam dediler, tabii ki şaşırmadım. Sonrasında Cuma akşamı plan yapma amacı ile sinema öncesi toplantısından çıkan erteleyelim kararı Esra’nın oynadığı Defne kozu ile rafa kalktı ve Cumartesi sabahı koyulduk yola. İyi ki de koyulduk.


Bizim arabada bir gün sonraki seçimin de etkisiyle memleket meseleleri konuşuluyordu Ramstein eşliğinde. Diğer arabada ne konuşulduğunu bilmesek de çok konuşulduğu küçük üyemiz Defne’nin “çok konuşuluyor bu arabada, yer değişelim mi” demesiyle açığa çıkıyordu.


Gölyaka’daki miting için kapanan yollar mı dersiniz, yolları uzatan Nalan mı dersiniz (Sinan, GPS'ine Nalan ismini vermiş)... Aç bir şekilde Efteni gölüne ulaştık. Aç ayı belki oynamaz ama, fotoğafçıyı doyuran fotoğraf olduğundan, 'açlık bir engel değildir' deyip gözlem kulesinde gölü izledik, iskelesinde yürüdük ve çok da güzel fotoğraflar çektik.
Aç Fotoğrafçılar




Gözlem kulesinin ismi artık "KHBAG Evi" idi.

Oradan ayrılıp Güzeldere Şelalesi'ne gitmek ve aç karnımızı doyurmak için yola koyulma vakti gelmişti. Güzeldere yolunda Toptepe Mesire alanını gördük ve sevinçle parkedip arabalarımızdan indik. Bizi güleryüzlü ve misafirperver Muharrem Abi karşıladı. Değme politikacılara taş çıkarırcasına sorulara alakasız cevap veren abiden, fırın yanmadığı için yemeğin en az yarım saat sonra hazır olacağı müjdesini aldık. Açlıktan dolayı, 183 basamak çıkılarak ulaşılacak gizemli tepeye çıkıp çıkmama konusunda bir kararsızlık oluşmuştu. Enerjisi tükenmek bilmeyen Ayşe ve ben etrafı dolaşırken hadi çıkalım diye birbirimizi gaza getirince kalan KHBAG üyelerinin de gaza gelmemesi beklenemezdi. 

Çıkılan 183 basamaktan sonra gerçekten Efteni gölünü ayaklarımızın altına sunan harika bir manzara ile karşılaştık.

Öncesi ÖzgürCe :


Sonrası ÖzgürCe'den :


Çıkarken abinin eşi olma ihtimali olan teyzenin “ekmekler olmak üzere çok vakit harcamayın” uyarısı hiç aklından çıkmayan ben, bu kadar manzara yeter deyip geri dönüşe koyuldum arkadaşlara seslenerek. Ve ulaştığımda harika güveçler ve ekmekler gelmeye başlamıştı. Yemeğimizi yiyip çayımızı içtikten sonra bu güzel mekandan ayrıldık. İstikamet Güzeldere Şelalesi. Rampaydı, virajdı derken yoldan sıkıldık ve arabaları kenara çekip Resul Dindar eşliğinde Horon oynamaya başladık. Ama Murat olmadığı için yaptığımız hareketler Horon harici herşeye benziyordu, hoş biz eğleniyorduk neye benzediği kimin umurunda.


Ve Güzeldere Şelalesi'ne ulaştık. Ayşe’nin Özgür’e takılıp düşmesi bizi güldürdükten sonra merdivenlerden aşağı inerek şelaleye ulaştık. 

Önümüzde Koca Şelale olur da bir kendikem (selfie diyenler de var) çekmez miyiz ! 

Samandere Kendikemi


Bitmek tükenmek bilmeyen merdivenlerle her inişin bir de çıkışı olduğunu hiç aklımızdan çıkarmazken, kendimizi arabaların orada bulmamız bana oldukça güzel bir sürpriz olmuştu. Bu güzel sürprizi Samandere Şelalesi yoluna koyularak kutladık.

Sora sora Bağdat bulunur da Samandere Şelalesi bulunmaz mı, bulunur. Geldiğimizde sola döneceğimiz hemen şuradaki köprüye ulaşmamız yarım saat aldıktan sonra sağa döneceğimizi neyse ki hemen anladık da kendimizi doğru yolda bulduk. Yol doğru idi ancak bir yerlerde bir hata vardı, yolumuz biz gittikçe uzuyordu. Önce Samandere’ye 14km olduğunu gördük, bir süre sonra hala 14km olduğunu gördüm gibi geldi. Bir sonrakinde 10km görünce yanlış yoldan mı gidiyoruz diye bir şüpheye kapılmışken Samandere 15km levhasını görünce doğru yolda olduğumuzu farkedip rahatladık. Yolun uzamasının, bitmeyeceği anlamına gelmediğini Samandere’ye ulaşınca anladık.

Yorulmuştuk biraz, hava hafiften kararmaya başlamıştı ve de oldukça soğumuştu. Ancak gördüğümüz manzaralar herşeye bedeldi.  Gerçekten anlatılması güç güzellikte bir şelale idi. Sözler yetersiz kalacağından anlatım işini fotoğraflara bırakıyorum.





Ve geldik dönüş yoluna. Öğlen yemeğini yiyeli saatler olmasına rağmen çok yediğimiz için acıkmamıştık. Benim canım sütlaç diğer arkadaşların da çay çekince Bolu Dağı’ndaki bir et lokantasında durduk (o dinlenme tesisini kaçırmayacaktım). Masada ekmek, tereyağı ve balı gören bizler duruş amacımızı unutup köftelere giriştik. Neyse ki sonunda masaya çay ve sütlaç geldi de rotamıza geç de olsa girmiş olduk. Rotaya girmişken çıkmayalım deyip yola koyulduk, sene boyunca Ankara’da göremediğimiz karı uyanık arkadaşlar olarak görerek Ankara’ya ulaştık. En kısa sürede tekrar görüşmek üzere vedalaştık.  

Yazı ve Fotoğrafların Her Hakkı Volkan Aykut ve K.H.B.A.G.'a aittir.